Türk İslam Kültürü

Türk Cumhuriyetleri ve Rusya

Rusya’nın engelleme giriÅŸimlerine raÄŸmen “SoÄŸuk SavaÅŸ”ın son bulmasının ardından, oluÅŸan yeni dünya sisteminde Türkiye, son yüzyılda Türk Dünyasının hayali olan “Kızıl Elma”ya doÄŸru ciddi bir fırsat yakalamıştır. Türkiye ve Türki Cumhuriyetler arasında tesis edilecek iÅŸbirliÄŸi ve bütünleÅŸme politikalarının ilk ÅŸartı ülkeler arasında “Türklük” bilincinin geliÅŸtirilmesidir. Milli ve dini kimliklerin giderek daha da önem kazandığı ve medeniyetler arasında çatışmalara sahne olacağı düşünülen geleceÄŸin dünyasında, Türkiye önderliÄŸindeki bir “Türk-İslam Medeniyeti”, dünya tarihinde bir dönüm noktası olabilir.

Orta Asya ve Kafkasya’yı Rusya açısından önemli kılan farklı faktörler var. En önemlilerinden biri, bölgedeki baÅŸta petrol ve doÄŸalgaz olmak üzere yüksek rezervli doÄŸal kaynaklardır. SSCB döneminde Rusya, ihtiyacı olan bu hammaddeleri dünya fiyatlarının çok altında alıp kendi ihtiyacı için kullanıyordu. Hatta bu hammaddeleri iÅŸledikten sonra tekrar aldığı ülkeye satıyordu. Böylece hammaddeleri satın aldığı cumhuriyetlerin ekonomilerini kendine bağımlı hale getirmiÅŸti.

Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmaları ardından Rusya için hammadde bulamama tehlikesi ortaya çıkmıştır. Kendi ekonomisi için hayati önem taşıyan hammaddeleri hala bu cumhuriyetlerden sağlamaktadır. Hazar ve Kazak petrolleri üzerindeki ısrarının nedeni budur.

Rusya'nın Yayılmacı Politikası

Bu ekonomik faktörün yanısıra, Rusya’nın geleneksel yayılmacı ideolojisinden ve hegemonik Rus milliyetçiliÄŸinden köken bulan ciddi bir siyasi faktör vardır. Moskova, eski SSCB toprakları üzerinde kendine yeni bir “hayat sahası” oluÅŸturmak istemektedir ve bu hayat sahası Orta Asya ve Kafkasya’sız düşünülemez.

Rusya stratejisi incelendiÄŸinde bu siyasi hedef kolaylıkla gözlemlenebilir. SSCB’nin çöküşünün ardından kısa sürede toparlanan Moskova, eski “sömürge”lerini yeniden kazanmak için siyasi bir süreç baÅŸlatmıştır. Bağımsız Devletler TopluluÄŸu (BDT) bu amaçla kurulmuÅŸ ve eski “sömürgeler”, kimi zaman çeÅŸitli baskılar da devreye sokularak bu zoraki çatı altına çekilmiÅŸtir. Son olarak BDT’de iÅŸbirliÄŸini daha arttırmak amacıyla, Entegre Devletler TopluluÄŸu (EDT) adı altında bir gümrük birliÄŸi kurulmuÅŸtur.

Kafkasya da Rusya açısından çok önemli özellikler taşımaktadır. Birincisi Kafkasya coÄŸrafya olarak Orta Asya’nın kapısıdır. Ayrıca Rusya için iki büyük rakip olan Türkiye ve İran’ın kesiÅŸme noktasıdır. Bu nedenle Stalin buradaki cumhuriyetlere Ruslar’ı yerleÅŸtirmiÅŸti. Bugün bile bu Rus nüfus Moskova’nın yeni politika ve hedefleri için zemin olarak kullanılmaktadır. Kafkasya’yı önemli kılan diÄŸer özellik ise Kafkasya’nın OrtadoÄŸu yolunun üzerinde olmasıdır.

Kafkasya’nın Rusya için bir önemi de güvenlik kaygısından ileri gelmektedir. Rusya’nın Batı, Kuzey ve DoÄŸu sınırlarını zor iklim ÅŸartlarından meydana gelen doÄŸal bir güvenlik alanı oluÅŸturmaktadır. Napolyon ve Hitler bu iklim ÅŸartlarına yenik düşenlerin en ünlüleridir. Rusya’nın güney sınırı ise onun “yumuÅŸak karnı”dır. Bu yüzden Rusya güney sınırını ileriye götürerek güvenlik alanını geniÅŸletmek ihtiyacı hissetmektedir. İkinci Dünya Savaşı ertesinde Rusya’nın Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı istemesinin nedeni de budur.

Rusya'nın Kafkasya Hedefleri

Rusya tüm bu sebeplerden dolayı Kafkasya’daki askeri varlığını her ne ÅŸekilde olursa olsun devam ettirme eÄŸilimindedir. Bu nedenle Transkafkasya’da karışıklıkları arttırarak kendi askeri varlığı için bahane yaratmıştır. Bunun yanısıra Rusya, Ermeniler ile Azeriler, Gürcüler ile Abhazlar arasında olan çatışmaların ve Gürcistan’daki iç savaşın çözümlenmesinin ancak Rus varlığı ile son bulacağı telkinini yapmıştır. Bu çatışmaların çözümsüz bir hal alması sonunda bu ülkeler istikrar saÄŸlamak maksadıyla Moskova yönetimine sarılmışlardır. Rusya İmparatorluÄŸu’nun daha önce sayısız kereler kulladığı “kazanmak için bölmek ve sonra zaferi de kuvvet kullanarak perçinlemek” politikası böylece bir kez daha iÅŸe yaramıştır.

“Hata düzeltme”nin en baÅŸarılı iki örneÄŸi Gürcistan ve Ermenistan’dır. Rusya, bu iki ülke ile, gerektiÄŸinde tehdit yoluyla, anlaÅŸarak topraklarında askeri üsler kurmuÅŸtur. Ermenistan sınırı 1992 yılından beri Rus askerleri tarafından korunmaktadır. Ermeni hava sahası ise artık Rus savaÅŸ uçakları tarafından denetleniyor. Azerbaycan sınırının Rusya tarafından korunabilmesini saÄŸlayacak anlaÅŸma Mayıs 1996′te imzalanacaktır. Böylece Moskova bölgede bir güvenlik kuÅŸağı oluÅŸturmuÅŸ olurken, bir yandan da Çeçen gerillalara gidecek Azeri yardımını engellenmiÅŸ olacaktır. Transkafkasya ülkelerinin sınırlarının Rusya tarafından korunmasının Türkiye açısından bir baÅŸka anlamı da, SSCB dağıldıktan sonra ortak sınırı kalmayan Türkiye ve Rusya’nın, tekrar sınırdaÅŸ ülke konumuna gelmiÅŸ olmalarıdır.

Çeçenistan’daki savaÅŸ Moskova açısından büyük önem taşımaktadır. Çeçenistan’ın bağımsızlığı kabul edilirse bu isteÄŸin Rusya Federasyonu içindeki diÄŸer cumhuriyetlere de sıçramasından çekinilmektedir. “Domino taşı” etkisinden korkan Rusya, Çeçen bağımsızlığını engellemek amacıyla son derece kanlı bir savaÅŸ yürütmektedir.

Aslında, Çeçenistan’daki savaÅŸ, Rus ordularının harekete geçmesinden de önce baÅŸlamıştır. Bağımsızlık ilanının ardından, Moskova, önce Dudayev’i bir iç çatışma ile iktidardan indirmek istemiÅŸtir. KGB, Çeçen muhalefet liderlerinden Ömer Avturhanov ve Beslan Kandemirov’u Dudayev’e karşı kışkırtmış, 26 Kasım 1994′te bu iki muhalefet liderinin hükümete karşı ayaklanması, Moskova’nın planı uyarınca gerçekleÅŸmiÅŸtir. Rus BaÅŸbakan Viktor Çernomırdin’in bu saldırı öncesi Avturhanov ve Kandemirov’la Moskova’da görüşmesi yeterince anlamlıdırAncak muhalefet güçlerinin düzenlediÄŸi bu ayaklanma baÅŸarısızlıkla sonuçlanmış, bunun üzerine Dudayev’i indirmekten ümidini kesen Rusya, savaşı resmen baÅŸlatarak Çeçenistan’a girmiÅŸtir.

"Kızıl Elma"ya Doğru

SavaÅŸ iki yıldır sürmektedir. Ve Moskova yönetiminin Çeçenistan politikasında herhangi bir deÄŸiÅŸiklik gözükmemektedir. Rusya’daki seçimlerin doÄŸurduÄŸu iç hesaplar nedeniyle Yeltsin’in Çeçenistan’ın yeni lideri Yandarbiyev ile barış masasına oturmasının geçici bir manevra olduÄŸu ortaya çıkmıştır. Zira Çeçenistan’dan geçen petrol boru hattının güvenliÄŸinin saÄŸlanamaması durumunda, Rusya’nın büyük önem verdiÄŸi Hazar Petrolleri’nin Gürcistan’ın Poti limanına aktarılması alternatifi güçlenecektir. Bu, Rus politikacılar açısından kabul edilemeyeceÄŸinden Moskova’nın bölgeye daha ağır biçimde yükleneceÄŸi kesindir.

Rusya’nın tüm ayak oyunlarına raÄŸmen “SoÄŸuk SavaÅŸ”ın son bulmasının ardından, oluÅŸan yeni dünya sisteminde Türkiye, son yüzyılda Türk Dünyasının hayali olan “Kızıl Elma”ya doÄŸru ciddi bir fırsat yakaladı. Türkiye ve Türki Cumhuriyetler arasında tesis edilecek iÅŸbirliÄŸi ve bütünleÅŸme politikalarının ilk ÅŸartı ülkeler arasında “Türklük” bilincinin geliÅŸtirilmesidir. Milli ve dini kimliklerin giderek daha da önem kazandığı ve medeniyetler arasında çatışmalara sahne olacağı düşünülen geleceÄŸin dünyasında, Türkiye önderliÄŸindeki bir “Türk-İslam Medeniyeti”, dünya tarihinde bir dönüm noktası olabilir.

Sevr Mantığının Kökeni: DARWINİZM

İngiltere 19. Yüzyılın en büyük siyasi gücüydü. Britanya İmparatorluÄŸu, dünyanın en güçlü donanmasına sahipti ve Hindistan’dan Güney Afrika’ya, Mısır’dan Avustralya’ya kadar uzanan bir caÄŸrafyada koloniler edinmiÅŸti. İngiltere’nin 19. Yüzyıl siyaseti daha fazla sömürge elde etmek ve bu sömürgeleri olabilecek en verimli ÅŸekilde kullanmak üzerine kuruluydu. Ancak aynı bölgede benzer hedeflere Fransa, Almanya ve Rusya’da sahipti.

Darwin’in Türk Düşmanlığı
Sömürgeci ülkeler, uyguladıkları sömürüye sözde haklı bir dayanak için birtakım “kültürel” açıklamalar getirmek zorunluluÄŸu hissetmiÅŸlerdi. İşgal edip sömürgeleÅŸtirdikleri topraklarda yaÅŸayan insanları “ilkel, barbar, yarı insan” olarak tanımlamışlar ve böylece kendilerine dayanak bulmaya çalışmışlardı. Bu tanıma “bilimsel” bir kılıf bulmak için de çaba göstermiÅŸler ve bunun için özellikle Darwinizm’i kullanmışlardı.

Geri ırkların tarih sürecinde elenerek medeniyetin geliÅŸmeye uÄŸradığını iddia eden Darwin, Türk Milletini de bu geri ırklar sınıfına sokuyordu. “Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından iÅŸgal edildi… Avrupa ırkları olarak bilinen medeni ırklar Türk barbırlığına karşı galip gelmiÅŸlerdir. dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceÄŸine baktığımda, bu tür aÅŸağı ırklarınçoÄŸunun medenileÅŸmiÅŸ yüksek ırklar tarafından elimine edileceÄŸini (yok edileceÄŸini) görüyorum.”(Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, s.285)

Bu satırlarda Türk Milleti için söylenen sözlerin birer hezeyan oldukları, fanatıkçe bir nefretin ve Türklük hakkındaki derin cehaletin ürünü oldukları açıktır.

Kendilerini çok “medeni” ve “ileri” sayan Batı’nın ırkçı emperyalistleri, Sosyal Darwinizm safsatasıyla tecavüzlerine sözde bilimsel dayanak bulmuÅŸlar, Türk yurdu Anadolu’yu, bölüşmeye kalkma cüreti göstermiÅŸlerdi. Çanakkale’de, Galiçya’da, Irak’ta, Suriye’de Türk evlatlarına kurÅŸun sıkanların dayandıkları “felsefi” temel, Sosyal Darwinizm’di.

Sevr'e Uzanan Süreç

İngiltere, 19. Yüzyılın son çeyreÄŸinden itibaren hedef aldığı ve sömürgeleÅŸtirmeye çalıştığı Osmanlı İmparatorluÄŸu’na karşı sistemli bir propaganda savaşı yürüttü. Amaç ise çok açıktı: Avrupa’dan tamamen çıkarılacak olan Türkler, daha sonra Anadolu’dan da atılacak ve Asya’ya gönderilecekti.

Bu politikanın mimarlarının başında dönemin İngiltere BaÅŸbakanı William Ewart Gladstone gelir. Gladstone bir konuÅŸmasında aynen ÅŸunları der: “Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geni sürmeli ve Anadolu’da yok etmeliyiz.”

İngiltere’nin tüm bu Osmanlı aleyhtarı propagandasına dayandırdığı önemli bir unsur vardı: TÜRK DÜŞMANLIÄžI. Britanya yönetimi, sömürgeciliÄŸin genel kuralına uygun olarak, hedef aldığı toplumu “ilkel, geri, barbar” gibi sıfatlarla tanımlama ve kendisini haklı gibi gösterme yolunu seçmiÅŸti.

İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu ve Türk Milleti’ni hedef alan propaganda savaşı, 1. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele yıllarında da ısrarla sürdü.

Türk adının dünya tarihinden silinmesi ve Türklerin Anadolu’dan neredeyse tamamen çıkarılması anlamına gelen “Sevr AnlaÅŸması” iÅŸte bu anlayışın ürünüdür. Türk Milleti’ni “yokolmaya mahkum insan ırkı” olarak gören Darwinist anlayışın etkisi altındaki İngilizlerin başını çektiÄŸi Avrupa emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nu yıkarak Türk Milleti’ni ortadan kaldırmayı hedefledi. Ancak tarihe geçecek bir kurtuluÅŸ mücadelesi veren Türk ulusu Avrupalı sömürgecileri Türk topraklarından sürmekle kalmadı, Türkü aÅŸağı ırk olarak gören Darwinist zihniyete unutulmayacak bir cevap verdi.

Ortadoğu'daki Nizamın Sonu

Bugün Balkanlar ve Orta Asya’da olduÄŸu gibi OrtadoÄŸu’da da yeni bir Osmanlı’ya ihtiyaç var. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun mirasçısı olan Türkiye’nin Balkanlar’dan DoÄŸu Türkistan’a kadar uzanan doÄŸal “hayat sahası”nda bugüne kadar yapmış olduÄŸu baÅŸarılı giriÅŸimlerin artarak devam etmesi yıllarca “Adil Türk İdaresi” altında yaÅŸamış OrtadoÄŸu müslümanlarını olumlu yönde etkileyecektir.

Balkanlar’dakine benzer bir süreç, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında OrtadoÄŸu’da da yaÅŸandı. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen güçler ise, bu kez İngiltere ve Fransa’ydı. Özellikle de OrtadoÄŸu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının farkedilmesiyle birlikte, bu iki güç OrtadoÄŸu’yu paylaÅŸma yarışına giriÅŸtiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra da, bölgeyi gerçekten paylaÅŸtılar.

OrtadoÄŸu'nun KaybediliÅŸi

20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi milliyetçiliÄŸi… Siyonistler OrtadoÄŸu’ya henüz Sultan Abdülhamid zamanında girmek istemiÅŸler, ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı. Bölgenin Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun egemenliÄŸinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu.

Osmanlı, OrtadoÄŸu’yu I. Dünya Savaşı ile birlikte yitirdi. Savaşın ardından da OrtadoÄŸu’da, bölgenin yeni hakimlerinin menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluÅŸturdular. BaÄŸdat vilayeti, “Irak” adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliÄŸine bırakıldı. Halep ve Åžam vilayetlerinden “Suriye” diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye’nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi, “Lübnan” adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise, o zaman kadar sadece coÄŸrafi bir bölge olan “Filistin” bir devlet haline getirildi. Nehrin doÄŸu yakasında ise “Transjordan” (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bir süre sonra sadece “Ürdün” olarak bilinecekti.

Osmanlı'dan Sonra Kargaşa Dönemi

Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliÄŸe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Åžii Araplar. Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler… Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin’de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi.

Osmanlı sonrasında oluÅŸan bu karmaşık OrtadoÄŸu’nun bir baÅŸka özelliÄŸi ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiÅŸ olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek deÄŸil, sadece Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarının öngördüğü ÅŸekilde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik çıktı. Ancak barış ve birarada yaÅŸamaya uygun bir mozaik deÄŸil, çatışma ve savaÅŸa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip İsrail’e dönüştükten sonra, bu mozayiÄŸi kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki içsavaÅŸları körükleme imkanı elde edecekti.

OrtadoÄŸu’da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail’in kurulmasından bu yana ÅŸiddetlenen karmaÅŸanın nedeni, iÅŸte bu Osmanlı sonrası düzenlemeydi.

Otorite BoÅŸluÄŸu

Osmanlı sonrasında oluÅŸan “otorite boÅŸluÄŸu” hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere OrtadoÄŸu’ya istikrar deÄŸil, çatışma getirdiler. İngiltere’nin koruyucu kanatları altında geliÅŸen Siyonizm, kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere’nin kendisine yönelik bir tehdit haline geldi.

Fransa ve İngiltere’nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. ÖrneÄŸin Suriye’deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.

Bugün Balkanlar’da olduÄŸu gibi OrtadoÄŸu’da da yeni bir Osmanlı’ya ihtiyaç var. Bu konuda en büyük görev Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun bakiyesi olan Türkiye’ye önemli bir görev düşüyor. Türkiye’nin Balkanlar’dan DoÄŸu Türkistan’a kadar uzanan “hayat sahası”nda yapacağı bir atak, uzun yıllar “Adil Türk İdaresi” altında yaÅŸayan OrtadoÄŸu müslümanlarını olumlu yönde etkileyecektir.

|